Hikmet’in Hikayesi

Çok eski zamanlardan anlatılagelir bu öykü. Derlerdi ki; insan ne yaparsa yapsın atamazmış sevdasını başından. Her gelinlik çağa gelen genç kıza komşu teyzeler anlatırmış, ta o zamanlar pınarın başında bu öyküyü. Konuşmalarına kattıkları gizemli hava gitmesin diye de uzun uzun aralar verirlermiş her defasında. Ne vakit ki; ibretlik dersler gelince dilin ucuna dağların tepelerini inleten türküler başlanırmış söylenmeye.

Rivayet odur ki; bu köyün ve civar köylerin hepsi aynı hikâyeyi, artık öyle çok anlatmışlar ki, gel zaman git zaman yaşanmışlıklar da yitip gitmiş tarihten. Bu sevda masalı kalpleri pırpır eden heyecanı ve gözleri kızartan acılarıyla yavaş yavaş söylenceye dönmüş.

Bize de yazmak düştü işte böyle şeyleri. Sırf aşkın her daim değeri bilinsin ve söylenceye dönmesin kalplerde yaşayan insanlar.

Bu dağlar yaz kış başından eksik olmayan beyaz başörtüsüyle yaşamış. Ondandır ki adı, Akgelin dağı olmuş. Dedelerimiz her kış başı Akgelin’in ormanlarını talan eder, yakacak odun toplar, bi gözü kör atıyla köy köy gezen buzcu Halil nafakasını Akgelin’den çıkarır, bahar olup ta yağmur yağdı mı soframıza misafir olurdu çıntarı Akgelin’in. Çocuklar, güneş ne vakit Akgelin’in arkasına geçer, işte o vakit gölgesinden anlarlar ki; damların içine girmelidir inekler. Birazdan bu heybetli gölgeliğe gecenin o sessizliği de düştü mü göz gözü görmez olur buralar.

Harman yerinin dört ağaç sağında kalır Hikmet’in evi. Hikmet tek başına yaşayan, kimi kimsesi gayri buralarda kalmamış çoğu insandan biridir. Ana ve babası 39 depreminde göçükte kalmışta, sağ kalan birkaç can güç bela çıkarmışlar Hikmet’i göçükten. Gerçi o depremden neredeyse köyün tamamı ya öldü ya sakat kaldı. Hiçbir yerine bir şey olmamışlar da, çok sürmedi tarlayı, sabanı satıp yerleşti Büyükşehir’e. Hikmet çocukluğundan beri kaval çalar,  türkü söylerdi. Bir tepenin yamacında koyun güderken kavalının sesine eşlik ederdi türküleri. Hikmet türküye durunca, saygısından çıtını çıkarmazdı boşboğaz ağustos böcekleri. Kuşlar selam durur, kanatlarını, nasıl yapıyorlarsa, öylece kırpmadan asılı kalıyorlardı havada. Ana babanın olmayışına bağladı çoğu bu yaman sesi. Kimi Hikmet sevdalanmış ta, boğazına gelmiş oturmuş sevdanın kavrukluğu. Oysa Hikmet’in Allah vergisiydi sesi. Söylentilerin aksine ana ve babasını kaybetmenin verdiği acıyı çoktan unutmuş, kötülüğüne ve daha el kadar sabiyi yetim bırakacak kadar gaddar olmasına rağmen seviyordu yaşamayı. Hoş sadece yaşamayı da değil, kuzuları da çok seviyordu, yerde biten kuzukulaklarını da, dalından koparıp ağzında mayhoşluk bırakan kuşburnunu da seviyordu Hikmet. Kısacası Hikmet dünyaya ait ne varsa hepsini seviyordu.

Depremden sonra köyün imamı camide yatırmıştı Hikmet’i. İmam uzun uzun onu Kur’an okumaya zorlasa da hiç heves etmedi. Okuyana da laf etmedi. Akgelin’in yazması kalkmadı ama zaman geçip te Hikmet’in eli keser tutmaya başlayınca çattı çatısını, işledi ata toprağını. Çok konuşmazdı. Köy kahvesine çok gitmezdi ama gittiğinde de hal hatır sorardı sadece. Hikmet, şu dünyadaki en değerli şey ağzından çıkan kelimelermiş gibi önce onları tartar, sonra içlerinden en önemlilerini ve en güzellerini seçer, bir sarraf özeniyle dizerdi ardı sıra.

Akgelin’in yazmasının beline kadar indiği bir gün, ata toprağını besliyordu Hikmet. Sabah erken kalkıp köyün Arnavut kaldırımını andıran taşlarına basa basa gelir, hemen oracıkta daha işe başlamadan isten kapkara olmuş iki taşın arasına çalı çırpı koyup, ateşe verir ve üstüne yine isten kapkara olan çaydanlığı koyup, geçen yazdan kalan kuşburnu kurusundan çayını demler. Seher soğuğunda içini öyle ısıtırdı. Yan komşusu Ümran yengesi, üç günde bir odun ateşine saç kurar ekmek yapardı. Sacın üzerinden fırlayan bereket gelir Hikmet’in çıkınına da dolar, gayrısı seherin soğuğunda peynirine kap olurdu. İşte o gün öğleye doğru, ağacın dibinde oturmuş, dallarından sarkan güneşi az daha üzerine almak için yerle yatay olmuş dinleniyordu Hikmet. Keyiflenmiş te türküsünü diline düşürmüştü yine. “Kuşburnunun kurusu, geçti kızlar sürüsü, sürüsünde fayda yok, yaktı beni birisi…” öyle keyifli söylüyordu ki; o vakit ne gam hayatta, ne dert başta. O an sadece Akgelin’in yazması ve ovaya bıraktığı serinliği vardı onun için.

Derken birden bir taş yuvarlanması duydu Hikmet. Usulca kafasını çevirdi taştan yana. Sol yanda 3 ağaç ötede bir karartı gördü. Tüm bu bahtiyarlığı bozmasına rağmen usulca doğruldu ve sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı. O sıra 2 ağaç solundan fistanı üstünde gül desenli, yazması omuzuna düşmüş, saçları kalçalarını aşmış bir kızı gördü. Ama o kadar kısaydı ki bu an; henüz çözümlememişti beyni gördüğünü. Derken birden ayağı takılıp düştü kız. Bu, şehrin Arnavut kaldırımına benzeyen taşlarda çok çocuğun kanı var. Kimi çaput parçalarından yapılmış topla oynarken, kimi komşunun elma ağaçlarından hırsızlık yaparken yakalanmamak için kaçarken. Ama illaki yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun herkesin dizinde bu taşların bir izi muhakkak vardı.

Atik bir hamle yaptı Hikmet, seğirtti, yetti kıza. Elini uzattı ki kaldırsın. O an tüm bu evrenin güzelliklerini içine sığdırmış,  kalan kötülerde sizin olsun dermiş gibi bir çift göz geldi Hikmet’in gözlerinin üstüne değdi. Orda kalmadı onlar. Biraz daha yol yürüyüp kalbine kadar indiler.

Bu vakit ne kadar sürdü bilinmez. Kızın yerden kalkması, eliyle eteğini silkmesi, bir yandan acıyan dizlerini ovalaması birer sanat eseri gibiydi Hikmet için. Kız tüm doğanın ahengini üzerine almış, her hareketiyle günün ışıltısını yeryüzüne savuruyordu.

-Hikmet ben! dedi sadece.

Kız bir şey olmamış gibi hızlıca uzaklaştı oradan. Bu koşuşuyla su içmeye inen ceylanlara benzer bir hali vardı. 4 ağaç öteden ufaldı gitti. Bir vakit sonra gözden de kayboldu. Uzunca bir süre anlamsızlık oldu Hikmet’te. Ne gerisin geri, az önce türküsüyle keyif yaptığı ağacın gölgeliğine gidebiliyor, ne de az önce gözden kaybolanın peşi sıra gidebiliyordu. Tarlanın dört çevresini ören taşlık duvarın üstünden atlayıp işine döndü sonra. Akşama kadar küçük bir karıncanın toprağı oyması gibi deşelenip durdu Hikmet tarlada. Ne vakit akşam sessizliği kendini hissettirdi, eve doğru yola koyuldu. Yine o ağaçların koridor oluşturduğu, taşlarının yer yer baş verdiği yoldan geçti. Eve gelip ne vakit yatağa uzandı, işte bu dünyadan harici başka başka dünyaların açıldığı bir çift göz geldi Hikmet’in aklına oturdu. Bu gözleri düşünerek uyumak, kabil olmayan bir şey gibi hissetti. O yorgunluk ve heyecanla uyudu kaldı Hikmet.

O günden sonra kızı tekrar görmek için çok dualar etti. Hatta aynı ağacın altında, kuşburnunun türküsünü daha bir yanık, daha bir avaz söyledi ama olmadı. Yüreğinde başka bir ağırlık hissediyordu. Tüm bu kâinata âşık olan adam, bir çift gözden başka bir şey düşünmez olmuştu. Günler düşüncelerin ağırlığı ile ilerlerken, Akgelin’in yazması daha bir yukarı çekildi. Köyün sessizliği ağustos böceklerinin haykırışlarıyla bölündü. Civar köylerin düğün zamanı geldi. Komşu Ümran yengenin kızı Hacer 18 ine yeni basmış, yüzünün iki yanında, ilk bakışta iki ufak zeytine benzeyen gözlerinin hemen altında çilleriyle, anası gibi kısa boyuna rağmen anasından daha mahir bir kız olmuştu. Hacer böyle mahir oldukça, namı dolanmaya başladı ta buradan şehre kadar. Çok haber gönderdiler Ümran yengeye. Kimine çok hevesli olsa da,  Hacer hiç birini kabul etmedi. O yaz kendi de zamanı geldiğine inanmış olacak ki düğün yapacaklardı.  Köy meydanı süslendi, sabahına kazanlar kuruldu, yemekler verildi. Davul zurna durmadan çaldı, büyükler horona durdu.  Avurtları içine geçmiş, bıyıkları yeni terlemiş oğlanlar kısmetlerini aradılar. Yazmalarıyla ağızlarını kapatıp, albenili gülücükler dağıtan kızlar, bir yandan gelin kıza gıpta ediyor, bir yandan yemek dağıtıyorlardı. Akşamına düğün dernek kurulunca, tüm haneler boşaldı. Civar köylerden, ellerinde mumlarla, gaz lambalarıyla gelenler de oldu. Kadınlar bir yana, erkekler bir yana oturdu. Gelin damat ortaya çıktı oynadı. Hikmet tüm bu kalabalığa aldırış etmeden, köy meydanının düğünü gören en uzak köşesinde taşların üzerinde sağ dizine yüklenmiş, düğünü izliyordu. Bu köy meydanı, taze saman kokusu, az öteden damlardan gelen ineklerin sesleri ve tüm bu fukaralığa rağmen, elindekinin ve yaşamın kıymetini bilen bu güzel insanları seyretti. Her bir detayı ile ne kadar çok sevdiğini fark etti Hikmet. O an gelinle damadın 3 ağaç ötesinde, sol elini kına tutsun diye bağlamış, yanaklarını kızılcıkla allamış ve mesafeye aldırış etmeden Hikmet’in soluğunu durduran gözleri ile o belirdi. Bir an heyecanlandı Hikmet. Ne yapacağını bilemedi. Düşmemek için taşa oturdu. Tam o sırada Ümran yenge sokuldu Hikmet’in yanına;

-Hikmet, bir türkü söylesene oğul… Dedi ve gitti.

Ağır ağır doğruldu. Atik bir hamleyle atladı taşların zerinden. Hikmet’in bu konuda utangaçlığı yoktur, çekinmez.  Hemen tüm köy halkı onun bu maharetini bildiğinden, nerde bir düğün olacak Hikmet’i çağırırdı. Saz takımı gelinle damadın hemen karşısındaydı. Bir kurbağanın bir taştan öte taşa atlayışı zamanda yürüdü. Geldi bağlaması ile sazların başı olan Mürsel emminin yanına oturdu. İşte o an, bir tavşanın taze ota duyduğu pür heyecan geldi oturdu Hikmet’in yüreğine. Düğün alanında yüzlerce kişi olmasına rağmen bitek onun gözlerine takılmış, ara ara baksa da kimseye belli etmeden kaçırmıştı gözlerini. Usulca kapattı gözlerini, yüreğinin en derininden bir türkü yankılandı Akgelin dağının yamaçlarında. “Zeynep bu güzellik var mı soyunda? Elvan elvan güller koynunda, Ramazan ayından bayram gününde, neden cevreyledin allı Zeynep’im. Beş köyün içinde şanlı Zeynep’im.”

Türküsü bittiğinde çıt çıkmıyordu düğün yerinden. Herkes büyülü bir ilahi dinlemiş gibi olmuştu. Sanki görünmeyen bir el herkesin kalbine bir huzur bırakmış gibiydi. Tüm bu sessizliği onun alkışı bozdu. Sonra utanmış olacak ki; yüzü kızardı, kafasını yere eğdi. Hikmet alkışı duyar duymaz kafasını çevirdi. Göz göze geldiler. Ürkek bir çocuk gibi kalktı koşarak uzaklaştı Hikmet.

2 gün sonra Ümran yengesi Hikmet’i yemeğe çağırdı. Tarladan dönüşte toz topraktan kurtulmak için yundu bi güzel Hikmet. Sonra kapıdan çıkıp yan eve girdi. Yemek bitmek üzereyken, Ümran yenge ağzındaki baklayı uluorta bıraktı masanın üzerine.

-Oğul kıza nasıl baktığını gördüm. Senin sesin oldum olası yanıktır ya, o gün daha bir yanık okudun. Ne dersin isteyelim mi sana Zeynep’i?

Hikmet ismi duyunca bir duraksadı ve işte ilk kez, temizlikten ve saflıktan bembeyaz olan o yüzü gelincik çiçeklerinin rengini aldı.

                                                                                                                                      1.Bölümün Sonu