Kara Tahta

Gri bulutların çevirdiği gökyüzüne doğru kaldırdım kafamı. Pencerenin önündeki ferforjelerin arasından zar zor seçilen bulutların şekillerine baktım. Koca bir denizi ortadan ikiye böler gibi gökyüzünün yarısı griliğini bir kenara bırakarak kapkara duruyordu. Karın yağmasına pek bir şey kalmamış. Üstümdeki siyah önlüğün kolundaki delik geldi niyeyse aklıma. Havanın soğuk olduğu günler beni en çok burası üşütür. Bir karış delikten içeri dolan kuru soğuk titretir durur beni. Okul yolunda en çok bu zamanlar bir kabanımın olmayışına üzülürüm. Sonra birde müdürün oğlunun kırmızı kapüşonlu montunu görünce. Birden kapkara havayı beyazlığı ile yarıp geçiyor kar. Dışarda olsam ağzımı arşa açıp kar damlalarının ağzımdan içeri dolmasını, daha dilime değer değmez erimesini sağlardım. Birazdan zil çalacak ve ben okul yolundan eve kadar çokça üşüyüp, ağzımda kar suyunu eriterek acele etmeden gideceğim. Aklımda hiç ders yok. Şimdi şuanda bir kar damlasının içine girip rüzgârın beni olabildiğince uzağa götürmesini hayal ediyorum. Alsın beni ve geriye dönmemek üzere götürsün gittiği yere.

-Fazla derine inme boğulursun!

Sınıfın kahkahaları ile çevirdim kafamı kara tahtanın hemen sağında oturan öğretmene. Bir tebessüm geldi yapıştı dudağımın kenarına. Biz yüzmeyi derelerin azgın sularında öğrendik öğretmenim, dedim utanarak. Kahkahalar bıçak kesiği gibi kesildi birden. Az önce sol yanağının hafif üstünde benini çeke çeke gülen öğretmen hışımla ayağa kalktı. Eşşoğlu eşşek demesiyle suratıma tokat atması bir oldu. Eğmedim kafamı. Gözümden yaşta damlamadı. O güne kadar her uçarılığımda kulağımın çekilmesine alışıktım çünkü. Bir de zamanın hoyratça elimden alıp götürdüğü çocukluğumun acısı işte. Tüm bunlar acıya karşı bağışıklık yaratıyor insanda. Ve artık bisiklete binmek gibi yüzmeyi öğrenmek gibi acı da motor becerisi oluyor insanın. İstese de unutamıyor. Daha kucakta anne memesine saldırdığım yıllar kalmışım anasız. Koyar mı bu adama.

Sonra neden, tekrar gülmeye başladı sınıf. İşte insanoğlu böyle demek ki dedim. Başkasının acı çekmesine sevinmek bize özgü bir şey. Kırdım dizlerimi oturdum sıraya. O andan itibaren hiç bir şey beni bu kadar acıtamaz daha. Zil çaldı. Tüm çocuklar pür neşe eşyalarını hazırlayıp çıktılar dışarı. Ayaklarım beni kaldırmıyor. Ayağa kalkamıyorum bir süre. Kollarımı başımın altına alıp öylece kara tahtaya bakıyorum. Kapkara tahtanın üzerinde ders notlarının arasında bana doğru birinin baktığını hissediyorum. Uzun beyaz sakalı ve kafasında sarığı gözlerini bana dikmiş uzun uzun bakıyordu. Gel çocuk, dedi. Az önce yere çivilenmiş olan ayaklarım usulca hareket etti yerinden. Sıradan çıkıp yavaşça tahtanın önüne doğru ilerledim. Yaklaştıkça daha da büyüyordu gözleri. Anlat, dedi, içinde seni sana bırakmayan ne varsa bir çırpıda anlat!

Uzun süre kullanılmaktan artık bitmeye yüz tutmuş keçe silgiyi aldım. Tüm tahtayı bir çırpıda sildim. Mavi gözlerini bana dikmiş bakan adam hala ordaydı. Gitsin diye uzun uzun ve bastırarak bir daha sildim. Gitmedi. Korkma, sen sadece anlat! Kapattım gözlerimi. Elim istemsizce tebeşire gitti. Uzandım ve başladım anlatmaya. Tebeşirin her tanesi alıp götürüyordu beni bambaşka rüyalara. O anda ne ben bendim, ne de çizgiydi anlattıklarım. Mavi bir çift gözle baş başa saatlerce sanki dans eder gibi, ya da ibadetten kendimi kaybedermiş gibi huuş oldum.

….

Ertesi gün koşarak gidiyordum okula. Ayağımda lastik ayakkabılar. Karda sürekli kayar. Çocukluk, her buz birikintisinin üzerinden kaymadan geçmek olmaz. Ayaklarımın yerden kesildiğini hissettiğim o an, bir başka ben gelip giriyor kalbimin en uç noktasına. Okul kapısından içeri giriyorum. Kimse yok dışarda. Oysa her sabah lapa lapa yağan kara, yağmurlu günlerde sağanağa aldırmadan tüm okul bağırırdı: Türküm, Doğruyum! Çalışkanım! İlkem! Kimseyi göremeyince kalbimdeki o bambaşka çocuk fırladı kaçtı yaprakları olmayan uzun kavak ağaçlarının arasından. Bir müddet gözlerimle takip ettim. Döndüm, okulun büyük demir kapısını ittirerek açtım, içeri girdim. Koşturarak sınıf kapısına geldim. Durdum şöyle bir çeki düzen verdim kendime. Az önce soğuktan kıpkırmızı kesilmiş burnum koşuşturmamdan dolayı akmaya başladı. Sol kolumu uzattım burnumu sildim. Uzandım kapıyı çaldım. Gir, dedi içerdeki davudi ses. Açtım kapıyı, herkes ayaktaydı. Yüzleri tahtaya dönük anlamsızca tahtaya bakıyorlardı. Şaşırmıştım. Öğretmene doğru döndüm. Geç kaldın, dedi. Yüzü tahtaya dönük ama sanki benle ilgilenmiyormuş gibiydi. Ne olduğunu çok merak ediyordum. Normalde geç kalsam, sorgu sual olmadan kulaklarımdan tutulur, ayaklarım yerden uzaklaşana kadar yukarıya çekilirdim. Bunu sen mi yaptın, dedi. Utanarak evet dedim. Tamam, geç yerine dedi. Tahtadan uzaklaşarak yerime geçtim. Kafamı kaldırdığımda tahta da Mimar Sinan ve o muhteşem eseri Selimiye Camisi vardı.