Mavi Ev

-Anlat bakalım, nasıl oldu bu olay? diye sordu hâkim.

– Anlatayım, Hakim Bey. Ben 1950 senesinin Aralık ayında doğmuşum. Zemheri ayazı kesilip hava kara döndüğünde köye ulaşım daha da zor olurdu. Anam rahmetli, sabaha kadar sancı çekmiş te, ebe Hatça gelene kadar yolunmadık saç bırakmamış kafasında. Sabah 6 ya çeyrek kala ezanı okumuş kulağıma babam. Var olsun. Babam iyi adamdır. Şimdi seksenini az geçmiş, yıllar boyu köyün hayvanlarını güderek büyütmüş bizi. Ta o vakittir, sabahları tarhana çorbasının buğusuyla uyanıp, elimi yüzümü yuduktan sonra, koşa koşa mereğe iner, sarı kızı sağıp, taze sütü kaynatsın diye anama seğirtirdim. Sonra bacımla beraber tarhananın ardı sıra keyifle içerdik sütü. Sarı kız, bizim demir baş. Tüm Kelkit ovasını gez, onun gibi malı bulamazsın. Te Suşehri’nden, Koyulhisar’dan alıcılar geldiydi de babam satmadıydı. Köyün diğer mallarıyla beraber onu da önüne katar, akşama kadar yeşilliklerde tozardı babam.

Ben de işte okuyamayınca, napayım babamla beraber koyuldum tüm malların peşine. O vakit zorluk vardı emme, benim okumamam zorluktan değil, benim kafasızlığımdan. Boş verdim kitabı, tedrisatı. Sabah gün ışıyıp, az biraz güneş köyün kurak dağlarını kızartmaya başladı mıydı, kapı kapı tüm köyün malını ben toplardım. Sonra ben önde babam arkada vadiye kadar giderdik. Ben sayı saymayı mal başı saymayla öğrendim. Okumamsa yoktur. Sabahtan akşama kadar vadinin tüm köşesini hayvanlarla beraber dolanırken, babam askerde ona öğrettikleri kadar ders verirdi bana. Ama demin de dediydim ya, kafa almayınca adam da napsın saldı gayri beni.

Biz babamla böyle üç beş sene gittik geldik meraya. Sonra yavaş yavaş ayağı da kesildi babamın. Daha çok evde ıvır zıvır işlerle uğraşır oldu. Bense tüm köyün hayvanlarının sorumluluğunu, sanki ülke sorumluluğu gibi beller, zerre boşlamazdım. Yıllar aldı yaşımı getirdi yirmiye. Askerlik için çağırınca devlet, mecbur gittik. Ta Kayseri’ye çıkmış görev. Bir akşamüstü önce şehir, oradan otobüsle doğru Kayseri’ye gittim. Şansıma askerlik yeni 20 aya düşmüştü. Kafamızı bile kaldırmadan bitirdik çok şükür. Kayseri de bir astsubayı vardı, Hilmi astsubay, çok babalığını gördüm onun. Kâh çarşı izinlerimde cebime para koydu, kâh sigara koyu cebime. Toprağı bol olsun, 74 te Kıbrıs Harekâtında ölmüş. Köyde kahvede çay içerken ajanstan dinlediydim ölümünü. O günlerde ajans oldu mu herkes kulak kabartırdı radyoya. Çok şükür bizim köyden şehit gelmedi hiç. Ama o gün Hilmi Astsubayın ölümünü duymam, ne bileyim, sanki kendi ağabeyim ölmüş gibi hissettirdi bana. Daha o gün ant içtim. Oğlum olursa adını Hilmi koyacam dedim.

Köye dönünce artık ana baba ev bark kurayım diye çok ısrar eder oldular. Benimse evlenmeye hiç niyetim yoktu. Ne yalan söyleyeyim, koca köyün davarlarının sorumluluğu koymuyordu da, bir kadının sorumluluğu gözümde büyüyordu. Öyle ya; kadın hayvan değil emme, bende kıyas olsun diye demedim. Ne bileyim işte hâkim bey. Korktum anlayacağın.

Bir gün yine meradayım, uzandım toprağa, kafamı kaldırdım havaya dedim, oğlum nereye kadar bu davarlarla hayat. Gitsem şehre bir iş bulsam, bir göz oda. Belki o zaman bu kadar korkmam evlenmekten. O dakika bulutlar sanki bana cevap verir oldular. Sol uçtaki –Durma ne işin var burada! Der, sağ yandaki – otur oturduğun yere pok yeme der. O sıra bizim sarı kızın sesini duydum. Kafamı kaldırdım görünmüyor. Sağa sola seğirttim göremedim. Baktım yamacın az altında zavallıcık yere yatmış, can çekişiyor. Siz bilmezsiniz, bizim oralarda kara kuyruklu bir yılan vardır. Zehri, bırak ineği, koyunu devi yere serer. Sarı kız öylece göçüp gitti ellerimden. Akşam evde o dört duvarın içindeki dört insanın can yoldaşının yası tutuldu. En çok ta babam üzüldüydü. Yirmi yirmi beş gün yemeden içmeden kesildiydi de, anam en son – vallahi boşarım seni bak herif! Deyince mecbur yemeye başladı, sonra da toparladı. Bizim sarı kızın yası da birinci ayın sonunda toprak oldu gitti.

O gün şehir hayalim sarı kızın ölmesiyle yarım kaldıydı ya, gayri her gece uykumda şehri görmeye başladım. Fiskobirlik’in fabrikasında iş bulmuşum. Evim de Giresun kalesinin hemen dibinde. Tek göz dışı içi hep mavi boyalı, penceresinin sol yanından, kara zift gibi baca kurumu akmış bir ev. İnanır mısın hâkim bey, her gece aynı rüya, o rüyanın içindeki evin her odasını ilmek ilmek döşüyorum. Kafaya koydum. Bizim köyde Ebrar diye bir çocuk vardı. Akranım. Babası babamla çokça yarenlik etmiş. Bu Ebrar askerden döner dönmez şehire göçtüydü. Hafta sonları köye gelir, her gelişinde de bize şehiri anlatırdı. Bi akşam kahve de denk geldik.

– La Ebrar, gel hele bi çay sölim.

-Geleyim gardaş. Nasılsın?

– İyiyim. Bak hele, ben diyom ki, bende şehere göçeyim. Yok mudur bi iş miş oralarda?

– Olmaz mı gardaşım. Valla çok ta iyi olur ha. Şeherde köyden kimse yok. Baa da yarenlik etmiş olursun hem.

– Öyle olur hemi ! eyi la. Bakarak ol bi iş. Kararlıyım göçecem şehre bende.

Ebrar’la o akşam tüm ayrıntıları konuştuk. Bir hafta sonra perşembe geldiğinde görüşmek üzere de kavilleştik. Gayri aklıma koydum ya, ne o gece uyuyabilirim ne zamanı atarım önüme. Gitme fikri iyi de, bir bacım kalacak bizimkilerle. Ne yapacaklar diye de bir öküz geldi, nah şurama oturdu. Sabahı zor ettim yeminle. Sabah bacımı aldım karşıma, bir bir anlattım kafamdakileri. Zühre hisli kızdır. Sever abisini. Onları bırakıp şehre göçeceğime üzülse de bir şey diyemedi. Bizimkilerle otur konuş diye sıkı sıkı tembih etti ama. Ben o gün, hafta sonu Ebrar’ın getireceği haberi beklerken çok planlar yaptım. Çok değil 2 seneye araba bile alıyordum. Akşam yemeğinden sonra kahveye inmedim. Oturttum bizimkileri divana, anlattım aklımdakileri. Kalenin yamacındaki evimi anlattım. Hayalimdeki işimin resmini çizdim. Anam rahmetli çok üzüldü. Babamsa, sen bilin, dedi başkaca bi şey de demedi. Dedim ki; yaş gelmiş otuz beşe dayanmış. Daha bi şey yapmayacaksak ne zaman yapacağız.

Davarların, sıcağın ve kurak dağların arasında geçti bir hafta. Perşembe akşamı kahveye inişim daha önceki gidişlerimden 10 dakika kısa sürdü. Selamın Aleyküm, dedim girdim içeri. Bakındım sağa sola Ebrar’ı göremedim. Kahveciye, bizim Hasan Dayının oğlu Ebrar geldi mi bugün, dedim. Kahveci suratıma bile bakmadan, yok, dedi. Dedim her hal daha gelmedi. Bi çay versene dedim. Bizim Şakir dayıyla Abdullah dayı dama oynuyorlardı, oturdum onları izledim. Kapıdan her gireni Ebrar’a benzettim. Ama Ebrar o akşam gelmedi. Olur, dedim, işi çıkmıştır. Gelememiştir. Yarın gelir. Eve döndüm, ateş yakıp su ısıttım, bi güzel yundum, yattım. Sabah uyandığımda köy de bi hareketlilik vardı. Askerler köy meydanında 10 genci toplamış üstlerini arıyorlardı. Hemen üstümü giydim, koşturarak meydana indim. Çavuşa, hayırdır gardaş dedim, kafa kağıdını göster dedi. Çıkardım verdim. Haberin yok mu lan senin, dedi, sabaha karşı ordu yönetime el koydu. Birden şaşırmıştım. Ne diyeceğimi bilemedim. İyi ya koyduysa koydu, bize ne bundan? dedim. Döndü kaşlarını çattı, sana ne si mi var olum. Bak görüyon mu la bunları, bunları hepsi gominist. Ordu olmayaydı, ülkemizi Rusya’ya çevireceklerdi, dedi. O zamana kadar hayatımda ilk kez gominist lafını duymuşum. Ben nerden bileyim gominist ney hâkim bey. Ben mal nerde güdülür, inek nasıl sağılır onu bilirim. Bir de köyde en fazla 50-55 baş hayvan olur, o kadar saymasını bilirim. Nerde oturuyon la sen? Diye sordu çavuş, sağ işaret parmağımı uzatarak, aha şu ev dedim. Gardaş kusura bakma, bilmediğimden soruyom, ordu yönetime el koyunca ne oluyor?  Bi müddet köyden dışarı çıkmak yok. Hatta akşam sekizden sonra dışarı çıkmakta yok, dedi çavuş bi yandan kafa kâğıdımı bana uzatarak, sonra tam gidecekken, de haydi durma yürü git evine dedi. Benim kafam siyasete, politikaya basmaz. Kapıyı açıp içeri girdiğimde anam, ne o len götü yanmış tavuk gibi seğirttin, dedi. Babam helanın kapısını kapatıp elindeki havluya elini kurularken, yüzüme baktı, ordu yönetime el koymuş baba, dedim. Tek kelime etmedi babam. Salonda kurulmuş yer sofrasına diz kırdı. Önündeki fırınkuruyu çayına batırıp kahvaltısını yapmaya başladı. Her zaman, her durumda bir yorumu olan babamın bu kadar sessiz kalışına inanamıyordum.

Babam Atatürk’ü görmüş adam. Savaşta amcasını kaybetmiş, babası gazi kalmış. Dedemi, elinde bastonu, köyün taşlı yollarında bir ayağı aksayarak yürüdüğünü hatırlarım. Yaşım 20’ye gelip belediye reisi seçimleri yapılacağında, babam bana toprağa çizdiği altı oku gösterip, aha bunu gördüğün yere basacan mührü. Ne varsa Atatürk’ün partisinde hayır var, dediydi. O gün bu gündür her seçimde, baba mirasıdır, o şekli gördüğüm her oy kâğıdına bastım mührü.

Sofradaki bu buğulu sessizliği de biraz bozmak için, akşam sekiden sonra sokağa da çıkamayacakmışız, dedim. Kafasını çevirdi babam, kötüdür oğlum, dedi. Zorla gelen rahat, rahat olmaz. Sen bu gün mala gitme dedi. Zaten havanın rüzgârı da çekilecek gibi değildi. Tüm köşelerde asker vardı. Böyle bir hafta kadar sürdü gitti. Kahveci İhsan’ı aldılar bigün. Sonra köyden  on, onbeş genci daha. Tüm bu kargaşa da tüm köyde filanca gominist, falanca ülkücü dolanıp durdu. Oysa bu dağların, bu ağaçların bu yarı yarıya çöl toprağın bize sunduklarında hiç te ayırım yoktu. Yazın sıcak hepimizi eşit kavurur, kışın kar herkesi eşit üşütürdü. Bizdeki tek ayırım ne kadar çok çalıştığımız, yağış olduysa da o sene kimin mahsulünün fazla olduğuydu. Yüzyıllarca gökyüzünün herkese eşit mesafeden baktığı bu dünya, bizim buralarda daha da daralmış, artık kimseye gülmüyordu bile. Komşular birbirine küstü önce. Kahveye kimse gitmiyordu artık. Sokakta yürürken Allah’ın selamı alınıp verilmiyordu. Ben alışık değilim bunlara, hâkim bey. Biz harman zamanı hep beraber yapardık harmanımızı, düğünü hep beraber yapar, cenazemizi hep birlik kaldırırdık. Sanki yukardan, keskin ve kimsenin göremediği, ama etkisiyle herkesin hissettiği bir bıçak, köyü bin parçaya kesmiş ve savurup atmıştı insanları insanlığından.

Eylül aynının da karamsarlığı çöktü köye. Sarı kızdan sonra aldığımız düve sağılmalık olunca, peyniri sütü ondan alır olmuştuk. Sabahları kış daha çok bastırmadan odun kesiyor, akşamları ise bacımla sohbet edip duruyorduk.  O gece erken uyumuş kalmışım. Kapının kırılmasıyla fırladık yataktan. Bir karmaşa bir gürültü. Ne oluyor demeye kalmadan önce babamı yatırdılar yere, yahu etmeyin durun demeye kalmadı iki kişi de beni yere yatırdı. İdris Kurt hanginiz diye sordu başlarındaki teğmen. Benim, dedim. Alın bunu, evi de güzelce bi arayın, dedi komutan. Ellerime kelepçeyi takıp, gözlerimi bağladıkları anda, kulağımda bir tek anamın sesi yankılanıyordu. Nereye götürüyorsunuz oğlumu?

Jiple bir saat yol gittik. Gözlerim kapalı, yanımda sağımda kim var göremiyorum. Bi ara telsizden anons geçti komutan. Malum şahsı aldık, geliyoruz, tamam, dedi. Tek duyulan, gece harman yerlerinin sesleri ve henüz bitmemiş, ama ilk yağmurla bir senelik araya girecek ağustos böceklerinin sesiydi. Benim asıl yaşadıklarım bundan sonra, hâkim bey. İlk gece sabaha kadar, sonraki gün ve gece, daha sonraki gün ve sonraki. Bana sürekli örgüt soruyorlar. Ben ne bilirim örgüt, mörgüt. Diyorum ama dinleyen yok ki. Bi gece sabaha kadar aralıklarla 4 saat elektrik verdiler. Demek konuşmayacaksın, demek konuşmayacaksın deyip durdular. Yahu ne biliyorum ki konuşayım bildiğim bir şey yok. Bu ne kadar sürdü, ben kaç kere öldüm ve geri geldim bilmiyorum. Alındığımdan beri kaç gün geçti onu da ilk on gün sonunda unuttum gitti. Doğrusu saymaya mecalim kalmadı ya, neyse. Sürekli tanımadığım bilmediğim yüzlerin fotoğraflarını gösteriyorlar. Daha önce hiç duymadığım şeyler soruyorlar. Bunlardan birinde gördüm Ebrar’ın fotoğrafını. Tanıyorum dedim. Ebrar bizim köylüdür. Şehirde çalışır, hafta sonları köye gelir. Bi gün kahvede oturduk bi çay içtik, bana şehirde bi iş bulmasını istedim ayrıldık. Sonra ne gördüm ne bilirim dedim. En çok işkenceyi de o gün yaşadım. Artık bir hafta mı geçti, bir ay mı bilmiyorum, bir sabaha karşı saldılar beni dışarı. Saldılar dedimse, öyle tutup kolumdan attılar. Ayağa kalkamıyorum, yürüyemiyorum ki. Hava kar, her taraf bembeyaz. Bi şekilde kalktım, yürüdüm, bi kahveye girdim. Beni görünce millet bi telaş yaptı. Ben de zaten gerisini hatırlamıyorum. Gözümü bi açtım hastanedeyim. Bizim köylü İhsan dayı vardı. Bizim köyün nadir okuyanlarından. Doktor olup Giresun’a geldiydi. O tanımış beni. Bizimkileri alıp getirmiş hastaneye. Zühre beni ilk görünce bi ağladı ki, hâkim bey, sormayın. Babam adım atamadı. Düştü kaldı sandalyeye. Anama baktım göremedim. Anam nerde, diye sordum. Ses etmediler. Tüm o işkencelerin, bitmek bilmez günlerin en ağırından daha ağırdı, anasızlığı öğrenmem. Rahmetli benim peşimden çok koşturmuş babamla beraber. Çok gitmiş gelmişler karakol karakol. En sonunda zayıf bedeni dayanamamış ta yataklara düşmüş kadın. Benden ses seda gelmeyince de, alınmamın birinci yılında ölmüş.

Anasızlık yaman şeymiş. O hastane yatağında gözüm tavanda, gözyaşlarımın yanağımın yanından akıp yastığı ıslatması ve bir ana elinin o yaşları silmeyecek olması kötü. Az tembellik yaptığınızda, ağzına bacağına sıçtığım kalk la yataktan, diye sizi kalaylayacak, sarıp sarmalayacak, size tarhana yapacak ananızın olmayışı yaman.

Hâkim bey ben tam 3 ay hastanede kaldım. Kar kıyamet girdiğim hastaneden Mayıs ortasında bir elimde değnekle, sakalı saçı kır, kafasında kasketi, ayağında kara lastiği ile dedem gibi aksayarak yürüyerek geldim anamın mezarına. Ve ben anamın mezarında yemin ettim Ebrar’ı bulmaya.

Ebrar yakalanıp sorguya çekilince, polis te biraz üstüne gelince kurtulmak için benim adımı vermiş. O da çok çekmiş. Ben artık babasının yalancısıyım bilmiyorum. Zaten bi daha köyde de gören olmamış onu. Az biraz toparlayınca önce Karahisar da, sonra Giresun, Ordu geze geze onu aradım. En nihayet dediler ki, Ebrar İstanbula göçtü. Falanca yere git, falancaya sor bulursun. Gittim buldum.

Öyle işte. Akşam eve giderken arkasından yaklaşıp sapladım bıçağı sırtına. Yüzüne bile bakmadım. Sonra geldim teslim oldum.

Niye yaptın, değdi mi be oğlum, diye sorarsanız, şüphesiz değdi derim. Şuan aksayan bir sağ ayak, hiç baba olamayacağını bilmek ve ananın helalliğini almadan onu mezarda görmek. Hepsinden acısı da ne biliyon mu hâkim bey, ben içi dışı mavi boyalı o evi artık göremez oldum. İşte onun bana yaptığı en büyük kötülük bu oldu.