Özlem

1900’lü yılların başında yıkılmak üzere olan Osmanlının Doğu Karadeniz’ine daha yakın vilayetlerinden biriydi Karahisar-i Şarki. Uzun ve başı dumanlı dağlarla çevrili şehir merkezi, Osmanlının birçok padişahının savaş dönüşü ikamet yeriydi. Sırf bu yüzden şehirde Fatih döneminden kalma eserler sıkça bulunuyordu. Şehirde hala kimi mahalleler Rum nüfusu da barındırıyordu. Giresun’un genel yapısı da zaten Rum ve Türklerden oluşuyordu. Yer yer Ermeniler de bu çok renkli hayatın parçasıydı. Genelde payitahta uzak olan vilayetlerin yaşadığı durum gibi yokluk hat safhadaydı. Tarım ve hayvancılık insanları ancak geçindiriyor, Rum ve Ermeniler ticaret yükünü omuzlanıyordu. Tüm bu yapı içerisinde dünyaya geldi Mustafa. Kapkara benizli çirkin bir çocuk olsa da babasının tek erkek evladı olduğundan, seviliyordu. Oralarda erkek evlat soy yürüten statüsünü daha doğar doğmaz kazanır. Bununla beraber zorlukları da yükler gocuğunun cebine. Balkan harbinin son zamanları yaşanırken Osmanlının asker alımına dâhil olur babası ve bir daha hiç dönmez. Şimdi anası tek başına kızına ve oğluna babalıkta yapmak zorunda kalır. Osmanlının bu zor zamanları ağır ağır yıkılma sürecine doğru evrilirken tüm ülke yangın yeridir. 1905’lere gelindiğinde Karahisar-i Şarki daha da yaşanmaz hale gelecektir. Çünkü hemen yanı başlarında 200-250 km güneye doğru gittiğinde Erzurum da, Kars ta Ermeniler Osmanlıya karşı ayaklanmaya başlamıştır.

 
Eskiden aynı mahallede komşuluk yapan yöre halkı birbirini sorgular ve başka gözle bakar hale gelir. Mustafa bu dönemde ağır bir darbe daha alır ve annesini de kaybeder. O dönem kız kardeşiyle beraber, şimdinin çocuk bakım evlerinden birine yerleştirir devlet. Mustafa elifbayı bu sıralarda öğrenir. Her daim kız kardeşine göz kulak olur. Bir yandan da kendini geliştirmektedir. Ne var ki 1911 de henüz 11 yaşındayken karışıklıklardan dolayı çocuk bakımevinden kaçacaktır.  Tüm bu yokluk arasında kardeşinden de ayrılan Mustafa haşhaş tarlalarında haşhaş yiyerek avutur açlığını.

Avutmuş, Giresun’dan Karahisar‘a girerken karşılar sizi. Kelkit çayının soğuk suyuyla ıslanır verimli topraklar. Kol birleşmez ceviz ağaçları. Babadan kalma iki taş üstüne ocak kurar, ev eder. 1920’lerde  köyün en güzle kızlarından Şakire ile evlenir. Bizim oralarda adettendir. Hemen her kara yağıza bir lakap takılır. Koyu benizli Mustafa olur size Kara Memed. Rivayet o ki, soyadı kanunu çıktığında, haşhaş tarlalarında büyüttüğü kol kaslarından aldığı cesaretten dolayı hep çatal yürek demişler kendisine. Soyadı da Çatal olmuş çıkmış.

Yaşayan tam 4 oğul 2 de kız gelmiş dünyaya. Ölenleri de, rahmet eylesin, çok bilmem ben. Rahmetli dedemi misket oynadığım dönemlerde henüz 4-5 yaşlarındayken siyah ceketi, beyaz gömleği, ökçesine bastığı kundurası ve kafasında kiremit renkli takkesiyle camiye gittiği zamanla anarım. Bir de İzmir’den yaz oldu mu uzun otobüs yolculuğu ile geldiğimiz zamanlarda, bahçede gülleri budarken ki haliyle.

Mustafa evlendikten sonra baba ocağına daha bi sarılmış. Bi ara odunculuk yapmış. En büyük oğlu Süleyman buluğa erince almış onu da yanına el birliği ile 1 i 5 etmişler. Ta ki; o coğrafyanın silah ve kavga dünyası girene kadar araya. En küçük oğlu Hayrettin, babam, doğanca bam başka olmuş hayat onlar için. 1959’un 23 Nisanı.  Babam daha kundaktayken bir kavga olayı yüzünden kaybetmiş anasını. Doya doya emememiş memeyi. Hemen arkasından Mustafa’nın intikam alma hırsı ve taaa Sinop cezaevine kadar uzanan süreç. Dedem uzun kalmış Sinop’ta. Öyle ki neredeyse küçük oğlunun büyüme ve erişkinliğini bile yaşayamamış doğru düzgün.

Hapisten çıktığında, kendi gençliği de kalmamıştır artık. Baba ocağı da bütünüyle taşınmıştır şehir merkezine.

İşte o arada başlar babamın çektiği yıllar. Anne babayı tatmamış, kendisine babalık yapan abisi, annesi de ablaları. Kolay ağlamaz babam. Hatta ben hiç görmedim. Ama ne zaman babasını, anasını hatırlatan uzun konuşmalarımız olsa o gözyaşları içine akar, bilirim hissederim. Çünkü, kendi ata evinde üvey evlat muamelesi görmek çok yaralamıştır onu. Hala zaman zaman durup anlattıklarını düşünürüm. Yaz günü ağaçtan düşüp kafasını yardığını, korkudan kimseye söyleyemediğini, uzun süre yıkanamadığını ve kafasındaki yaranın kurtlandığını neden sonra ablasının fark etmesi ve kaynar su ve cımbızla kurtların teker teker çekilip temizlenmesi yaranın. Anlattığına göre, dedem mahpustan çıktıktan sonra artık evin söz hakkı da hala en büyük abidedir. Evlerin üst katında sacın hemen altında yer bulur kendisine. Karlı kış günleri dedem sabah ezanı ile camiye giderken kaldırır yatağına yatırırmış. Babam ana kokusunu da o sıcak yatakta tadarmış. Daha uyumak ne mümkün.

1995 yılında öldüğünde dedem, hala kara yağız bir delikanlıydı. O arada 70 yaşında 2. Evliliğini yaptı. Rahmet eylesin onu da hatırlarım. Mavi hırkasıyla kafamı okşaması.

Şimdi bu günden bakınca o günlere, dedemle oturup uzun uzun konuşmak isterdim. Kardeşini aramış mı hala merak ederim. Uzun uzun cumhuriyetin kuruluşunu dinlemek isterdim. Atatürk’ün Karahisar-i Şarki adını Şebinkarahisar yapışını bir de onun ağzından dinlemek isterdim. Kısmet olmadı. Babam ana memesine hasret kalacak hep, bende dedemin mis kokan ellerine, sesine.

Zaman zaman gittiğimde Karahisar’a, o sokaklar bana hep çocukluğumu, gri naylon lastik ayakkabıları, dağılan Rusya’nın bitpazarını ve kamyonlarla satılan kömürü hatırlatır. İstiklal ilkokulundan siyah önlüklerle çıkıp eve giderken yokuşun başındaki oyuncakçıdan mantar tabancası alışımız ve patlata patlata eve gelişimiz. Çok önem verilen yerli malı haftası kutlamaları. O zamanlar kullandıklarımız daha yerli ve “milli” idi. Şimdi portakalımız bile neredeyse ithal.

İşte böyle bir kentti Şebin. Yazları serin kışları soğuk memleket. Henüz daha 5 yaşındayken yakalandığım eklem romatizması hastalığım. Ayaklarımın altının su toplaması yüzünden ayakta bile duramayışım. Emekleyerek gezmeye geri dönmelerim. Bu günlerde babamla hastaneye Giresun’a gidişimizi ve denizin o engin maviliğini ilk görüşüm. Hayretler içinde kalmıştım. Leğenden daha büyük bir su birikintisini görmüş olmanın şaşkınlığı ve nasıl oluyor da su berrakken denizin masmavi oluyoru sorgulamam. Hülasa çocukluk ve o çocukluğu özleyişlerim var benim.

Şimdi en son gittiğimde Hikmet amcamı aldım yanıma ve dedim ki; amca bi dede topraklarını göster bana. Bindik arabaya gittik. Adım adım her yeri gösterdi bana. O an gördüm ki; bu içine ağlama onda da var. Çünkü anasının ölüşünü, o kavga anını anlatırken sesi titriyordu. Evin hemen dibindeki çeşmeden su içirdi bana. Sonra Avutmuş ’un çıkışında durdurup Kelkit vadisine doğru uzun uzun seyrettik. İşte bana o vakit anlattı kalenin hikâyesini. Uzun olsun ömrü. Amcam, dede yarım. Bambaşkadır.

Ezcümle geçip gidiyorken zaman yanı başında duran koca tarihe de tanıklık etmeli insan bi yandan. Şimdi geri dönsem 1995 yılına ve dedeme desem ki; anlat bakalım Kara Memed, sen anlat ben yazayım.