Sıcak

Yolda yürüyordum. Sağ yanımdaki zeytin ağaçlarını az geçince sol yanda bir kahve gördüm. İnsanlar masalara kurulmuş sıcak havanında etkisiyle üstü siyah kaplı sandalyelere kaykılmış duruyorlardı. Kimi elindeki kalemle önündeki kağıda bişeyler çiziyor, kimi ganyan oynuyor, kimi de televizyonda her nasılsa o an yayınlanan erotik reklama bakıyordu. Kahveci sundurmayla kahvenin içini birbirinden ayıran kapıdan yirmi metre ötede, üstünde “”Zevkin veresiyesi Olmaz” yazısının olduğu buğulu canım arkasından yer yer görünüyordu. Sonra neden çıktı, özenle doldurulmuş bardakları tepsiye koyup tek tek dağıtmaya başladı. O sırada mahallenin kargaşası giderek artmış, kısacık şortları kırmızılı, mavili çocuklar ağızlarında en az 10 sene daha yapamayacakları şeylerin küfrünü savuruyordu ulu orta. Oturdum, selam verdim, geride sırtı bana dönük kahveciye “Birader bi çay getirsene” dedim. Tütün kesesini çıkarıp, sarısının için de yer yer iri kıyılmış tütün sapı da bulunan tütünden bir tutam alıp sardım. Sarı plastik çakmakla yaktım. İlk duman genzime kadar indi. Orda önce acımsı ama sonra sıcak, sütü bol bir kahve tat geldi oturdu öylece. Bir yandan bacak kadar boylarıyla köşeyi dönmeyi hazırlanan çocuklara bakarken, çocukken okulun bahçesinde çam kozalağı ile maç yaptığımız o günler geldi aklıma. İki küçük taşın arasını kale belleyip, sabahtan akşama biteviye kozalak tepmek için az ter dökmediğim geldi aklıma. O vakit ne hayat pahalılığı umurumuzda, ne de Dünya’nın hali. Bizim için Dünya çamdan henüz düşmüş, reçinesi bal rengi kozalağa vurmak. İşte tüm Dünya dertleri kozalağa vura vura ucunu açtığımız spor ayakkabılarıyla geldi girdi yaşamımıza. Kahveci çayı önüme koydu. “Şekerleri alabilirsin, eyvallah” dedim yolladım adamı. Bizim buralarda Temmuz sıcakları kavurur adamı. Öyle ki; kışın beyazlıklarından neredeyse öldüğünü düşüneceğin Boşnaklar, yaz sonu oldu mu etleri hafif kırmızımsı bir yanığa döner. Kış tekrar girerken, sanki güneşin olanca gücüyle benzi soluk bu adamları kızarttığını düşünürsün.
Sigaradan bir fırt daha aldım. O an bu merete başladığım anlar yerleşti gözümün önüne. Buradan bin kilometre öteye yaz tatili oldu mu koşturarak gidişimiz ve bir sabaha karşı, mevsim ne kadar yaz olursa olsun, seni hep, üstünde az önce ağzımdan çıkan dumanların milyar katı büyüklüğünde bir sisle kale karşılardı. Gariptir, bin kilometre öteden kısacık kolu geldiğimiz giysiler, sabahın o ilk erken saatlerinde otobüsten inip eşyaları indirdiğimiz andaki soğuğu duyumsamamız, hep İzmir’i özletirdi.
Sonra daha üç ay buradan ayrılmayacak olmanın bilinciyle, yaşına başına bakılmaksızın gönderildiğin otlak alanlar, tepeler. İşte o inek otlatma zamanlarında geven üstünde çay demleyip, ucu filtresiz Bafra sigarasından aldığımız büyük dumanı, burnumuzdan çıkarma, halka yapma yarışmalarımız. Akşama doğru eve dönerken pınarlarından su içişimiz. Bir yudum aldım çayımdan, gevenin üstündeki çay daha güzeldi be, deyiverdim bir solukta.
Tam o sıra beni tüm bu çocukluk rüyalarımdan sanki bilinçli uyandırmak istermişçesine, sikeyim yapacağın işi Salih, deyişini duydum yandaki adamın. Karşısındaki beklemediği anda duyduğu bu küfürden incinmiş olacak ki; bir sokmalı çıkarmalı edebiyatta o yaptı. İnsanın kendiyle baş başa kaldığı bazı anların bu ülkede yaşanma ihtimali o kadar azalıyor ki bazen! Cebimden iki lira çıkarıp çay tabağına bıraktım, çayda bok gibi zaten diye mırıldanarak kalktım. Soldaki köşede, ikindi namazını kılmış amca ayakkabının ökçelerinden kurtararak topuklarını, içinden salavat getire getir yürüdü, ağır ve ağdalı hacı misi kokusunu burnuma ve bilumum mahlukata yaya yaya geçip gitti sol yanımdan. Bu şehrin caddelerinde çok anım vardır. İşte karşıda terlikle çıkıp ekmek almaya geldiğim fırın. Zaman zaman paramız olmasa dahi hastalandığımızda veresiye ilaç aldığımız eczane. Yokuşun başında da kunduracı Temel Abi’nin bir zamanlar ayakkabı alana hediye ettiği futbol topunu, çocuğa dil dökerek almaya çalıştığım kaldırımlar. Biraz daha yürüyünce Beşiktaş’ın maçlarını kaçak göçek seyrettiğimiz kahveler geldi gözüme. Zaten bu kahvelerde ya ayak parmaklarım üzerinde esneyip maçlara bakardım, ya da babamdan harçlık almak için hangi masada acaba diye. Şimdi tüm o kahvelerin olduğu meydan gitmiş yerine yer yer kahve tonlarının olduğu mermer yığıntı gelmişti. Şehrin kalabalığını içinde barındıran dükkanlar yerini, anlamsızca büyümeyi bekleyen, ancak dikildiği yerde bunu çokta başaramayacak olan çınar ağaçları almıştı. Okul bu meydanın hemen karşı aralığından yukarı doğru yürüyünce tatlı silgi kokularıyla karşılardı bizi. Özellikle okulun ilk günü, temiz ve ütülü mavi önlüklerin, yakamıza takılmış, gün boyu sürte sürte boynumuzu aşındırmış ama on güne kalmaz direnci kırılacak yakalıklarımız. Meydanda o bodur çınar ağacının altındaki banka oturdum. Elimi tütün kesesinin olduğu cebime atmamla, nerede acaba bu diye aranmam bir oldu. Neden sonra kahvede unuttuğumu anlayınca, hay içine sıçayım böyle işin deyip kalktım ve neredeyse beynimi kavuracak sıcakta geldiğim yöne gerisin geriye yürüdüm. Yokuş aşağı inerken, tütün kesesinin başkası tarafından alınmamış olması umuduyla adımlarımı biraz daha hızlandırdım. Camiyi geçtim, o ara uzaktan da olsa polis sireni duyuluyordu. Kahvehane önündeki kalabalık artmış, uğultular ve ne yaptığını bilmeden oradan oraya savrulan adamların hareketleri hızlanmıştı. Yaklaştıkça yerdeki kanları gördüm. Bu sıcak havada çorak topraklara ilk değen su birikintisi gibi bir yılan kıvraklığında “s” çizmişti. Yaklaştıkça kalabalık daha da arttı. Ardım sıra daha yarım saat önce arkalarından baktığım çocukların kısacık pantolonlarının rengini tepesine takmış polis arabası da geldi. Elimle kalabalığı yardım, yerde, demin tartışan adamlardan biri yatıyordu. Kafası sola doğru yatık olduğundan sağ boynuna giren çay kaşığı görünüyordu. Bu haliyle çay kaşığı bir bebeğin ağzına sıcak süt uzatılacakmış gibi ağzı yukarda duruyordu. O ara nasıl oldu bilmiyorum, kendimi oturduğum masanın yanında buldum. Elime tütün kesem denk geldi, sanki kimseye çaktırmak istemiyor gibi cebime koydum. Polisler kalabalığı yerde yatandan biraz uzaklaştırdı. Bende bunu fırsat bilip sağ taraftan tekrar meydana döndüm.
Ben oradan ayrıldıktan sonra orada ne olmuştu, yerde yatan adam kurtulmuş muydu hiç bir zaman bir şey duymadım. Bir süre tüm çarşıda konuşulsa da sonra unutuldu gitti.